Sultan , ipek yatağında ölümcül bir hastalıktan yatıyormuş. Ülkenin tüm hekimleri etrafında toplanmış ve Sultan'ı tek bir şeyin iyileştirebileceği konusunda anlaşmışlar. Başının altına mutlu bir adamın gömleğini koymak gerekiyormuş. Mutlu bir adam bulmak için her şehre , kasabaya, köye haberciler gönderilmiş.
Ancak habercilerin sordukları her insan üzüntü ve kaygıyla kendini yiyip bitirmekteymiş. Sonunda haberciler bütün umutlarını kaybetmişler, ne var ki tam bu sırada sürüsünü gütmekte olan ve gülerek şarkı söyleyen bir çobana rastlamışlar.”Mutlu musun?” diye sormuşlar. Çoban, “benden daha mutlu bir insan olacağını hayal bile edemem diye gülerek yanıt vermiş.
Haberciler” o zaman bize gömleğini ver” diye yalvarmışlar . Ancak çobanın üzerine giyecek bir gömleği bile yokmuş. Haberciler durumu hemen Sultan'a iletmişler,ve bu acıklı haber Sultan'ı düşüncelere itmiş. Üç gün üç gece kimsenin yanına gelmesine izin vermemiş. Sonunda dördüncü gün ipek yatağını ve kıymetli taşlarını halkına dağıtmış ve efsanenin anlattığına göre o andan itibaren tekrar sağlığına ve mutluluğuna kavuşmuş.(bir doğu öyküsü)
14 Mart 2009 Cumartesi
01 Şubat 2009 Pazar
BU YAZI BU KONUYU ANLAMAK İÇİN AZ GELİR
Sevdiğim bir dostum bana dün anlattı. Bir dostları kendilerini ziyarete gelir. Gelirken de bir ev hediyesi alırlar. Ev sahibinin kitap okumayı çok sevdiklerini bildikleri için ve kendisinin çok kitabı olduğundan emin oldukları için hediyeyi özenle, ona uygun olarak seçerler. Hediye, kitapların üst üste yığılmasını engellemek için kullanılan dayanaklardır. Ama bu dayanaklar işlevi ve görüntüsü basit olsa da göründüğü gibi değilidr, ya da tam göründüğü gibidir , gören için. Dayanak kitapların başlangıcında bir A harfiyle başlar ve son tarafa gelindiğinde ise bir Z harfi vardır. Siz bu araya kitapları yerleştirdikçe bu harflar birbirinden uzaklaşırlar. Siz ne kadar çok kitap koyarsanız ara o kadar açılır. Ama başlangıçta A ve sondaki Z'ye bakınca göreceğiniz tek uyarı vardır. Ne kadar çok okursanız okuyun bunlar size az gelecektir.
Şimdi daha çok okumak , daha çok anlamak ve daha çok düşünmek zamanı. Yaşamayı unutmadan.
Şimdi daha çok okumak , daha çok anlamak ve daha çok düşünmek zamanı. Yaşamayı unutmadan.
03 Ocak 2009 Cumartesi
DOSTLUK
Babası bir çocuğa bir torba çivi verir ve ona sabrını herkaybettiğinde kapağın arkasına bir çivi çakmasını söyler. Birincigün çocuk 37 çivi çakar. Haftalar ilerledikçe çocuk kendini kontroletmeyi öğrenir ve daha az çivi çakmaya baslar. Daha sonra, kendinikontrol etmesinin gidip kapağa çivi çakmaktan daha kolay olduğununfarkına varır. Hiç çivi çakmadığı ilk günün sonunda durumu babasınabildirir. Bu defa baba, oğluna kendini kontrol ettiği her gününsonunda çivi sökmesini söyler. Günler geçer ve en son çivisöküldüğünde çocuk yine babasına haber verir.Babası çocuğu elinden tutar ve kapağın yanına oturur ve söyle der:''Bak oğlum çok çalıştın, fakat kapağın üzerindeki tüm deliklere birbak. Hiçbir zaman eskisi gibi olmayacaklar. Her sabırsızlığındakarsındakilerde böyle yaralar oluşur.Ne kadar özür dilersen dile oyara daima orada duracaktır. Sözlü bir saldırı da en az fizikselsaldırı kadar yaralayıcıdır. Arkadaşlar mutluluktur, bizi güldürürler,basari için cesaretlendirirler, bize dikkatli bir kulak sunarlar veher zaman kalplerini bizlere açmaya hazırdırlar
Kaynak: anonim
Kaynak: anonim
14 Aralık 2008 Pazar
VAR MISINIZ?
VAR MISINIZ ?
Yok öyle Descartes ‘e falan değinip felsefe yapacak değilim. Haddimize mi düşmüş? Onun yerine bir sözcükle başlamak istiyorum, anlamını ilk duyduğum zaman algılayamadığım. Lise sıralarında basketbol takımlarımızın katıldığı bir turnuva vardı: “ Çalenç turnuvası” . Ben onu bir yer adı ya da basketbol’ a emeği geçmiş bir yabancı kişinin adı zannederdim. Daha sonra bu sözcüğe iş hayatında rastladığımda sözlüğe bakma zamanının geldiğini anlamıştım. Challenge: meydan okuma , hodri meydan ya da bir şeye davet anlamına geliyor. İş ararken gençler “bir challenge arıyorum onun için bu işe başvuruyorum” diyorlardı, üst düzey yöneticiler zor bir işe talip olduklarında , güç ulaşılacak bir hedefi önlerinde gördüklerinde “bu bizim için bir challenge” diyorlardı. Kendimizi aşamamız gereken konumlara davetti bu . Ya da bir karşılaşmaya çağrı. İlle de sen mi yenersin ben mi diye bir sonucu olması gerekmeyen , belki bizim kendimize hodri meydan dememiz anlamına gelen bir çağrı.
Biraz daha hayatın içine girdiğimizde bakın neler görüyoruz.
Emeklemeniz, yürümeniz, konuşmanız, ağzınızda sert bir cismin oluşması ( diş çıkması), ilk okula gitmeniz, ev ödevi yapmanız, kendi vücudunuzu keşfiniz bir challenge değil mi? Liseyi bitirip üniversiteye girmeniz bir challenge, orada lisedeki düzenden farklı bir düzenle karşılaşmanız bir challenge, orada karşılaştığınız arkadaşlarınızla kurduğunuz , eski dostluklara pek benzemeyen ilişkiler bir challenge, sonra karşı cinsle yakınlaşmalar bir challenge, ehliyet alıp araba kullanmaya başlamanız bir challenge, iş aramanız başlı başına bir challenge, işe başlamanız , orada yeni bir çevre bir challenge, iş değiştirmeniz , yeni bir amiriniz olması bir challenge, terfi etmeniz bir challenge. İş hayatı bu kadar yeter diyorsanız özel hayatınıza dönelim. Bir adres aramanız ne? Ya yeni bir şehri ziyaretiniz ? Yeni bir ülke , yeni bir sefer?Her yaptığınız alışverişte bir yeniliğe davet yok mu? Ya yeni aldığınız Pc , müzik seti , DVD ve diğer cihazları kullanmak , işletmek hodri meydan demiyor mu size ? Yağmurdan kaçmanız , kayak kaymanız, yelken yapmanız , yüzmeniz doğaya challenge değil mi? Evde küçük de olsa bir tamirat yaptığınızda bir challenge ile karşı karşıya değil misiniz? En büyük karşılaşma ise evlenmeniz , veya çocuğunuzun doğması olmalı. Daha ileri gidelim mi? Bu kadarı yeter her halde. Challenge , meydan okuma ve bir şeylerle karşılaşma, bir zorluğu yenme, bir sorunu çözme, yeni bir çevreye alışma, hayatımızın her anında var. Ya da tersi : Biz varsak challenge de var. Kaçarsak , odamıza sığınırsak , insanlarla, doğa ile kesişmekten kaçarsak varlığımız sorgulanmaz mı?
Unuttum sanmayın , dünyaya ilk adımımız, ilk “challenge”miz değil mi ?
O halde var mısınız yaşamaya?
Yok öyle Descartes ‘e falan değinip felsefe yapacak değilim. Haddimize mi düşmüş? Onun yerine bir sözcükle başlamak istiyorum, anlamını ilk duyduğum zaman algılayamadığım. Lise sıralarında basketbol takımlarımızın katıldığı bir turnuva vardı: “ Çalenç turnuvası” . Ben onu bir yer adı ya da basketbol’ a emeği geçmiş bir yabancı kişinin adı zannederdim. Daha sonra bu sözcüğe iş hayatında rastladığımda sözlüğe bakma zamanının geldiğini anlamıştım. Challenge: meydan okuma , hodri meydan ya da bir şeye davet anlamına geliyor. İş ararken gençler “bir challenge arıyorum onun için bu işe başvuruyorum” diyorlardı, üst düzey yöneticiler zor bir işe talip olduklarında , güç ulaşılacak bir hedefi önlerinde gördüklerinde “bu bizim için bir challenge” diyorlardı. Kendimizi aşamamız gereken konumlara davetti bu . Ya da bir karşılaşmaya çağrı. İlle de sen mi yenersin ben mi diye bir sonucu olması gerekmeyen , belki bizim kendimize hodri meydan dememiz anlamına gelen bir çağrı.
Biraz daha hayatın içine girdiğimizde bakın neler görüyoruz.
Emeklemeniz, yürümeniz, konuşmanız, ağzınızda sert bir cismin oluşması ( diş çıkması), ilk okula gitmeniz, ev ödevi yapmanız, kendi vücudunuzu keşfiniz bir challenge değil mi? Liseyi bitirip üniversiteye girmeniz bir challenge, orada lisedeki düzenden farklı bir düzenle karşılaşmanız bir challenge, orada karşılaştığınız arkadaşlarınızla kurduğunuz , eski dostluklara pek benzemeyen ilişkiler bir challenge, sonra karşı cinsle yakınlaşmalar bir challenge, ehliyet alıp araba kullanmaya başlamanız bir challenge, iş aramanız başlı başına bir challenge, işe başlamanız , orada yeni bir çevre bir challenge, iş değiştirmeniz , yeni bir amiriniz olması bir challenge, terfi etmeniz bir challenge. İş hayatı bu kadar yeter diyorsanız özel hayatınıza dönelim. Bir adres aramanız ne? Ya yeni bir şehri ziyaretiniz ? Yeni bir ülke , yeni bir sefer?Her yaptığınız alışverişte bir yeniliğe davet yok mu? Ya yeni aldığınız Pc , müzik seti , DVD ve diğer cihazları kullanmak , işletmek hodri meydan demiyor mu size ? Yağmurdan kaçmanız , kayak kaymanız, yelken yapmanız , yüzmeniz doğaya challenge değil mi? Evde küçük de olsa bir tamirat yaptığınızda bir challenge ile karşı karşıya değil misiniz? En büyük karşılaşma ise evlenmeniz , veya çocuğunuzun doğması olmalı. Daha ileri gidelim mi? Bu kadarı yeter her halde. Challenge , meydan okuma ve bir şeylerle karşılaşma, bir zorluğu yenme, bir sorunu çözme, yeni bir çevreye alışma, hayatımızın her anında var. Ya da tersi : Biz varsak challenge de var. Kaçarsak , odamıza sığınırsak , insanlarla, doğa ile kesişmekten kaçarsak varlığımız sorgulanmaz mı?
Unuttum sanmayın , dünyaya ilk adımımız, ilk “challenge”miz değil mi ?
O halde var mısınız yaşamaya?
DOSTLUK
.
TEKNOLOJİ İLERLEDİ DOSTLUK ZAYIFLADI
Anne ile babanın konuştuğu görülmez ama karar verilmiştir ve çocuklardan biri heyecanla kapıdan dışarı uçar ve yan komşulardan birine doğru yol alır. Kapı çalınır, önünde beklenir bir süre akşamın sessizliğinde. Sonra dilden dökülür akıldan daha önce geçirilmiş sözcükler:
“Bir maniniz yoksa annemler size oturmaya gelmek istiyor bu akşam”
Heyecanla geri dönülür, yemek masası toplandıktan sonra , ailece oturmaya gidilir. Çocuklar biraz sonra içerdeki odaya geçerler, kulaktan kulağa ya da isim şehir oynarlar. Büyükler sanki hiç aşılmayacakmış gibi görünen ,” Eh nasılsınız? Daha daha nasılsınız bakalım? sorularının karşılıklı gönderiliş ve yanıtlanışları geçer ve bütün bunlar koyu sohbetlere bağlanır . Kahveler “ ziyade olsun”la, çayın yanında sunulan , evde yapılan kek veya kurabiyeler “ ellerinize sağlık” la onurlandırılır , daha sonra çok geç olmadan kalkılır ve “ bize de bekleriz “ ile noktalanır bu gece.
Koşuşturma ve bir yerlere yetişme baskısı altında yaşadığımız bugünlerde bu ziyaretlerin benzerleri hala yapılıyor mu acaba? Pek sanmıyorum… İnsanlar çok çalışıyor, ama çok değerli zamanlarını komşularına, sevdiklerine, anne babalarına, kardeşlerine ayıramıyorlar. Özel günler ve bayramlardaki buluşmalarla yetiniliyor çok yakınlarımızla. Akrabalarımızı ise yalnız cenazelerde ve nikahlarda görüyor “görüşelim abi”, “ben seni ararım abla “ diye iyi niyetle geçiştiriyoruz ve görüşmeyi bir sonraki sefere kadar erteliyoruz.
Öte yandan toplum hayatımızda , gelişen teknolojiden, küreselleşen dünyadan, internetten, bilgi çağından söz ediyoruz. Araba alıyor , varsa yeni modeli ile değiştirmeyi düşünüyor ama arkadaşlarımızı , dostlarımızı ziyarete gitmeyi düşünemiyoruz. Cep telefonu alırken wap ve internete ulaşanı arıyoruz. Ne için , ne zaman kullanıyoruz ? Çocuklarımıza bir yandan hoşgörü örneği olarak , öte yandan modern çağa uymak bağlamında cep telefonu alıyoruz ama onlar birbirlerine olur olmaz zamanda gönderilmese ne kaybedilecek bilinmez , mesajlar gönderiyorlar ; bilgisayar alıp her iki yılda bir gelişmişi ile değiştiriyoruz , ama chat denilen saçma sapan konuşma lisanı ile vaktimizi cömertçe harcıyoruz, Türkçe’mizi katlediyor, kısıtlı sözcüklerle konuşma darlığına ve vasata mahkum olmaya hızla ilerliyoruz. Öte yandan masum kan ihtiyacı ve iş arama şeklinde başlayan elektronik posta zincirleri, şimdilerde fikir tartışması adı altında onun bunun görüşlerini dinleme ya da okuma zorunluluğuna dönüşürken, posta kutumuza bir kaç değişik yerden gelen aynı mesajlar, iş hayatımıza hiç bir olumlu katkı yapmazken, hem bilgisayarımızı dolduruyor , yer işgal ediyor hem de işverenimizin vaktinden haksız olarak vakit çalmamıza neden oluyor. Karikatürler, fıkralar derken okuyarak zamanı öldürüyoruz (Vallahi ben hiç okumadan atıyor ya da filtre koyuyorum bunlardan kendimi korumak ya da kaçmak için).
Teknoloji iyi güzel , ama bunu verimli olarak kullanmak, iş hayatımızdaki uygulamalarda yararlanmak gerekli. Ama insanlığımızı aklımızdan çıkarmadan, çok yakınlarımızın doğum günlerini unutmadan, dostlarımızın adını hatırlamakta zorluk çekmeden, akrabalarımızın yüzlerini unutmadan yaşamaya , arada bir sevdiklerimize zaman ayırmaya , maç veya televizyon programları seyretmeden ziyaretler yapmaya , teknolojinin bize sağladıklarını biraz da insani duygular için kullanmaya ne dersiniz ?
TEKNOLOJİ İLERLEDİ DOSTLUK ZAYIFLADI
Anne ile babanın konuştuğu görülmez ama karar verilmiştir ve çocuklardan biri heyecanla kapıdan dışarı uçar ve yan komşulardan birine doğru yol alır. Kapı çalınır, önünde beklenir bir süre akşamın sessizliğinde. Sonra dilden dökülür akıldan daha önce geçirilmiş sözcükler:
“Bir maniniz yoksa annemler size oturmaya gelmek istiyor bu akşam”
Heyecanla geri dönülür, yemek masası toplandıktan sonra , ailece oturmaya gidilir. Çocuklar biraz sonra içerdeki odaya geçerler, kulaktan kulağa ya da isim şehir oynarlar. Büyükler sanki hiç aşılmayacakmış gibi görünen ,” Eh nasılsınız? Daha daha nasılsınız bakalım? sorularının karşılıklı gönderiliş ve yanıtlanışları geçer ve bütün bunlar koyu sohbetlere bağlanır . Kahveler “ ziyade olsun”la, çayın yanında sunulan , evde yapılan kek veya kurabiyeler “ ellerinize sağlık” la onurlandırılır , daha sonra çok geç olmadan kalkılır ve “ bize de bekleriz “ ile noktalanır bu gece.
Koşuşturma ve bir yerlere yetişme baskısı altında yaşadığımız bugünlerde bu ziyaretlerin benzerleri hala yapılıyor mu acaba? Pek sanmıyorum… İnsanlar çok çalışıyor, ama çok değerli zamanlarını komşularına, sevdiklerine, anne babalarına, kardeşlerine ayıramıyorlar. Özel günler ve bayramlardaki buluşmalarla yetiniliyor çok yakınlarımızla. Akrabalarımızı ise yalnız cenazelerde ve nikahlarda görüyor “görüşelim abi”, “ben seni ararım abla “ diye iyi niyetle geçiştiriyoruz ve görüşmeyi bir sonraki sefere kadar erteliyoruz.
Öte yandan toplum hayatımızda , gelişen teknolojiden, küreselleşen dünyadan, internetten, bilgi çağından söz ediyoruz. Araba alıyor , varsa yeni modeli ile değiştirmeyi düşünüyor ama arkadaşlarımızı , dostlarımızı ziyarete gitmeyi düşünemiyoruz. Cep telefonu alırken wap ve internete ulaşanı arıyoruz. Ne için , ne zaman kullanıyoruz ? Çocuklarımıza bir yandan hoşgörü örneği olarak , öte yandan modern çağa uymak bağlamında cep telefonu alıyoruz ama onlar birbirlerine olur olmaz zamanda gönderilmese ne kaybedilecek bilinmez , mesajlar gönderiyorlar ; bilgisayar alıp her iki yılda bir gelişmişi ile değiştiriyoruz , ama chat denilen saçma sapan konuşma lisanı ile vaktimizi cömertçe harcıyoruz, Türkçe’mizi katlediyor, kısıtlı sözcüklerle konuşma darlığına ve vasata mahkum olmaya hızla ilerliyoruz. Öte yandan masum kan ihtiyacı ve iş arama şeklinde başlayan elektronik posta zincirleri, şimdilerde fikir tartışması adı altında onun bunun görüşlerini dinleme ya da okuma zorunluluğuna dönüşürken, posta kutumuza bir kaç değişik yerden gelen aynı mesajlar, iş hayatımıza hiç bir olumlu katkı yapmazken, hem bilgisayarımızı dolduruyor , yer işgal ediyor hem de işverenimizin vaktinden haksız olarak vakit çalmamıza neden oluyor. Karikatürler, fıkralar derken okuyarak zamanı öldürüyoruz (Vallahi ben hiç okumadan atıyor ya da filtre koyuyorum bunlardan kendimi korumak ya da kaçmak için).
Teknoloji iyi güzel , ama bunu verimli olarak kullanmak, iş hayatımızdaki uygulamalarda yararlanmak gerekli. Ama insanlığımızı aklımızdan çıkarmadan, çok yakınlarımızın doğum günlerini unutmadan, dostlarımızın adını hatırlamakta zorluk çekmeden, akrabalarımızın yüzlerini unutmadan yaşamaya , arada bir sevdiklerimize zaman ayırmaya , maç veya televizyon programları seyretmeden ziyaretler yapmaya , teknolojinin bize sağladıklarını biraz da insani duygular için kullanmaya ne dersiniz ?
GÖRÜŞ AÇIMIZ
Önce bir Montaigne’i dinleyelim.
Bizi seçtiğimiz bu yolda, hamlelerimizi güçlü kılma yolunda destekleyecek önerileri var. Bunlara gereksinmemiz var , çünkü insan duygusal bir yaratık ve duygularının yönlendirmesi sonucu davranışlarda bulunuyor. Sonra da bu tercihlerinin sonucunda bulunduğu konum hakkında yorum yapıyor. Yani mutlu olmak veya şikayet etmek hep bizim tercihlerimiz sonucu oluşan durumlar. Bunu da birinci derecede biz kendimiz etkiliyoruz:
Neden içinde yaşadığın zamanın saçmalığının ve vahşetinin kışkırtmalarına kapılıp bunlar karşısında boyun eğiyorsun? Bütün bunlar yalnız senin tenine dokunabilir, ama özüne asla işleyemez. Dış dünya senden hiçbir şey alamaz ve aklını da , sen kendin karıştırmadığın sürece , karıştıramaz. Zaman içinde olup bitenler, onlara katılmayı reddettiğin sürece senin karşında güçsüzdür; zamanın çılgınlığı ise sen zihninin berraklığını koruduğun sürece gerçek anlamda sıkıntı kaynağı olamaz.. Yaşadığın en kötü şeyleri , görünüşte aşağılayıcı olanları, kaderin sillelerini ancak onların önünde zayıflığını gösterecek olursan duyumsarsın; çünkü senden başka kim onlara değer verebilir, ağırlık tanıyabilir, onların zevk ya da acı kaynağı olmalarını sağlayabilir? Ancak sen kendini yüceltebilir ya da aşağılayabilirsin.
İç dünyasında sağlam ve özgür kalabilen, dışardan gelen en ağır baskıya bile kolaylıkla göğüs gerebilir.
On altıncı yüzyılın , belki de tüm zamanların en büyük düşünürü bize göreceliği öğretiyor ve bunu yaşam yolu olarak gösteriyor. Yani sıkıntı , sorun, problem gibi kavramların mutlak büyüklüklerinin olmadığını bizim bunları büyüttüğümüzü anlatıyor. Aslında doğru söylüyor . Hayatta tek bir problem vardır sizin için, sizi üzebilecek. O da sevdiğiniz birinin ölümcül bir hastalığa yakalanmış olması ve acı çekmesi sizinde onu kaybetme ihtimalinizdir bu. Bunun dışında olan bütün olaylar gerçekte mutlak bir sorun veya başa çıkılamayacak , üstesinden gelinemeyecek bir olay değildir.
İyi de ben ne yapayım diyorsanız işte size çözümü: Her gün işe giderken metalden yapılmış zırhınızı giyin, günlük olayların sizin içinize girmesini o engelleyecektir. Ne şefinizin ters davranışı, ne sevgilinizin sizi terk etmesi ne iş arkadaşınızın size beklemediğiniz sertlikte davranması ne işten ayrılmanız, ne borsada para kaybetmeniz ne verdiğiniz kararın yanlış çıkması , ne arabanıza arkadan birinin çarpıp kaçması , ne musluğun su damlatması, ne ayakkabınızın sıkması, ne elbisenize yemek dökmeniz ,ne küçük sorun, ne büyük sorun ( bunun büyüğü küçüğü olmaz demiştik hatırlamadınız mı bunların boyutunu biz tayin ediyoruz) , bu metal zırhı delip size ulaşmamalı. Bu zırhın kalınlığı ve geçirmezliği sizin elinizde.
Bakın size bir sır ve formül vereyim. Bunu yaşadıkça göreceksiniz ve deneyip öğreneceksiniz ama ben size önceden fısıldayayım : Bu zırhın çok mükemmel olması mümkün.
Yaşadığınız olumsuz olaylar bu zırhın kalınlığını ve geçirmezliğini güçlendirir. Yani her sorun diye karşınıza çıkan şeyi başarı ile def edip yüreğinize girmesini engellediğinizde bir sonraki sefere daha güclü olacaksınız.
Bizi seçtiğimiz bu yolda, hamlelerimizi güçlü kılma yolunda destekleyecek önerileri var. Bunlara gereksinmemiz var , çünkü insan duygusal bir yaratık ve duygularının yönlendirmesi sonucu davranışlarda bulunuyor. Sonra da bu tercihlerinin sonucunda bulunduğu konum hakkında yorum yapıyor. Yani mutlu olmak veya şikayet etmek hep bizim tercihlerimiz sonucu oluşan durumlar. Bunu da birinci derecede biz kendimiz etkiliyoruz:
Neden içinde yaşadığın zamanın saçmalığının ve vahşetinin kışkırtmalarına kapılıp bunlar karşısında boyun eğiyorsun? Bütün bunlar yalnız senin tenine dokunabilir, ama özüne asla işleyemez. Dış dünya senden hiçbir şey alamaz ve aklını da , sen kendin karıştırmadığın sürece , karıştıramaz. Zaman içinde olup bitenler, onlara katılmayı reddettiğin sürece senin karşında güçsüzdür; zamanın çılgınlığı ise sen zihninin berraklığını koruduğun sürece gerçek anlamda sıkıntı kaynağı olamaz.. Yaşadığın en kötü şeyleri , görünüşte aşağılayıcı olanları, kaderin sillelerini ancak onların önünde zayıflığını gösterecek olursan duyumsarsın; çünkü senden başka kim onlara değer verebilir, ağırlık tanıyabilir, onların zevk ya da acı kaynağı olmalarını sağlayabilir? Ancak sen kendini yüceltebilir ya da aşağılayabilirsin.
İç dünyasında sağlam ve özgür kalabilen, dışardan gelen en ağır baskıya bile kolaylıkla göğüs gerebilir.
On altıncı yüzyılın , belki de tüm zamanların en büyük düşünürü bize göreceliği öğretiyor ve bunu yaşam yolu olarak gösteriyor. Yani sıkıntı , sorun, problem gibi kavramların mutlak büyüklüklerinin olmadığını bizim bunları büyüttüğümüzü anlatıyor. Aslında doğru söylüyor . Hayatta tek bir problem vardır sizin için, sizi üzebilecek. O da sevdiğiniz birinin ölümcül bir hastalığa yakalanmış olması ve acı çekmesi sizinde onu kaybetme ihtimalinizdir bu. Bunun dışında olan bütün olaylar gerçekte mutlak bir sorun veya başa çıkılamayacak , üstesinden gelinemeyecek bir olay değildir.
İyi de ben ne yapayım diyorsanız işte size çözümü: Her gün işe giderken metalden yapılmış zırhınızı giyin, günlük olayların sizin içinize girmesini o engelleyecektir. Ne şefinizin ters davranışı, ne sevgilinizin sizi terk etmesi ne iş arkadaşınızın size beklemediğiniz sertlikte davranması ne işten ayrılmanız, ne borsada para kaybetmeniz ne verdiğiniz kararın yanlış çıkması , ne arabanıza arkadan birinin çarpıp kaçması , ne musluğun su damlatması, ne ayakkabınızın sıkması, ne elbisenize yemek dökmeniz ,ne küçük sorun, ne büyük sorun ( bunun büyüğü küçüğü olmaz demiştik hatırlamadınız mı bunların boyutunu biz tayin ediyoruz) , bu metal zırhı delip size ulaşmamalı. Bu zırhın kalınlığı ve geçirmezliği sizin elinizde.
Bakın size bir sır ve formül vereyim. Bunu yaşadıkça göreceksiniz ve deneyip öğreneceksiniz ama ben size önceden fısıldayayım : Bu zırhın çok mükemmel olması mümkün.
Yaşadığınız olumsuz olaylar bu zırhın kalınlığını ve geçirmezliğini güçlendirir. Yani her sorun diye karşınıza çıkan şeyi başarı ile def edip yüreğinize girmesini engellediğinizde bir sonraki sefere daha güclü olacaksınız.
06 Eylül 2008 Cumartesi
SİZİN KARPUZLAR NASIL GÖRÜNÜYOR?
Gün akşama doğru yaklaşırken gezgin atının üstünde hiç tanımadığı köye doğru yaklaşırken yorgunluğunu tüm vucudunda hissediyordu.Köyde konaklayıp , dinlenip ertesi gün yoluna devam etmeyi planlamıştı. Köye yaklaştıkça burada bir gariplik olduğunu sezdi. Çünkü tarlalarda ekinler kurumaya yüz tutmuş ağaçların üstündeki meyveler olgunlaşmış hatta olgunluktan yere düşmüşlerdi. Belliki köylüler bahçe ve tarlalarında çalışmıyorlar verimli topraklarından yararlanmıyorlardı. Köyün içine girince köylüleri bir köşede toplanmış kara kara düşünürken buldu. Gezgin onlara yaklaştığında bir çoğunun korku ve kaygı içinde olduğunu gördü. Köylüler ona bir kurtarıcı gelmişçesine yaklaştılar ve kendilerinini kurtarmasını dilediler:”Tarlamızda büyük bir canavar var , onun korkusundan bahçelerimize bağlarımıza yaklaşamıyoruz , ne olur bizi bu canavardan kurtar! “ Gezgin, köylülerden kendisine bu canavarı göstermelerini istedi ve birkaç kişinin korka korka işaret etmesinin ardından bir çitin arkasındaki canavara doğru yalnız başına yürüdü. Çitin arkasındaki tarlada büyük bir karpuz vardı, karpuz normal ölçülerden oldukça büyüktü. Gezgin köylülere döner ve gülerek konuşmaya başlar: “Ne saçma bir şey yapıyorsunuz siz, o bir karpuz , ondan korkulur mu hiç? O yenilecek bir...” Köylüler gezginin sözünü bitirmesine dahi izin vermeden onun üstün yürürler ve gezgini yaka paça köyden uzaklaştırılar. “ Nasıl olur da bir canavarı böyle küçümser bu yabancı? “ diye söylenirler ve kara kara düşünmeye devam ederler.
Birkaç gün sonra başka bir gezgin köye doğru yaklaşır ve tarlalardaki acıklı durumu görünce bu köyde olağanın dışında bir şeyler olduğunu anlar. Toplu halde oturan ve kaygıyla ne yapacaklarını düşünen köylülere yaklaşır ve onlara dertlerinin ne olduğunu sorar. Köylüler bu yabancının kendilerine bir kurtarıcı olarak geldiğini düşünür ve ona yalvarırlar: “Lütfen bizi kurtar, tarlamızda dev bir canavar var , biz onun korkusundan hiçbir şey yapamıyoruz, açlıktan kırılmak üzereyiz. O canavarı yok etmek için bize yardım et!”. Gezgin köylülerden kendisine bu canavarın yerini göstermelerini ister ve yine birkaç kişi korka korka canavarın yerini tarif ederler. Gezgin, çitler arkasındaki dev karpuzu görür ve köylülere döner. “ Evet canavarı gördüm, pek tehlikeli bir canavar, korkmakta haklısınız, onun işini ben bitirebilirim ama sizin yardımınıza ihtiyacım var.” Köylüler şaşkın ve hayran bir şekilde gezginin ağzına içine bakarlar; o nederse yapmaya hazırdırlar , çünkü kurtarıcı gelmiştir.
“ Önce şu kılıcımı alın , biriniz onu bir güzel bileylesin” der. İstek derhal yerine getirilir. Sonra iki güçlü kişiyi yanına alır ve onlardan arkasında canavarın bulunduğu çitin üst tarafını kaldırmalarını ama canavara yaklaşmamalarını ister. Gezgin kılıcı elinde alçaltılan çitin üstünden kolaylıkla atlar ve karpuza doğru ilerler. Karpuzun etrafında bir tur attıktan sonra kılıcını çıkartır ve ani bir darbeyle dev karpuzun gövdesine batırır. Köylüler sahneyi dikkatle izlemektedirler. Gezgin daha sonra birkaç kılıç darbesiyle karpuzu parçalar ve dev canavardan eser kalmaz ortada. Gezgini büyük bir hayranlıkla izleyen köylüler kendisini omuzlara alıp köyün içine dönerler. Ona her türlü ikramda bulunurlar ve kendisini büyük bir konukseverlikle ağırlarlar. Gezgin bu köyde bir süre daha kalır ve köylülerin güvenini kazanır , onlara tarla ve bahçe işlerinde yardım eder. Verimli topraklardan yararlanan köylülerin hayatı olumlu yönde değişiklikler gösterir. Günler geçer gezginin ayrılma zamanı gelir. Onu çok seven köylüler onu hediyelerle yolcu etmeye gelirler.Köyün sınırına kadar gelen son kişi ayrılırken ona tekrar teşekkür eder: “Sağ olasın bizi büyük bir şeyden kurtardın biz karpuzu canavar zannedermişiz meğer, senin sayende gözlerimiz açıldı “
Gezgin, adamın kulağına eğilir ve şöyle der: “ Siz yine de dikkat edin ,her şeye rağmen karpuzlar bir canavar olabilir”
Hayatımızda hangi karpuzları canavarlaştırıyoruz hiç düşündünüz mü?
Olaylar veya kişileri , dış dünyamızda gelişenleri bir canavar olarak görmek veya onların gerçekten ne olduğunu anlamak tümüyle bizim elimizde.Canavar olarak adlandırdıktan sonra ne yazık ki bu tanımlama bize hakim oluyor ve hayatımızın akışına hükmediyor. Mutsuzluğumuzun kaynağını bu canavara bağlıyoruz. Her olumsuzluğun nedeni bu canavardır deyip kurtulduğumuzu zannediyoruz. Aslında bir şeyden kurtulmadığımızın farkında olmadan kendimizi canavarın esiri olarak hapsediyoruz ve onun büyüklüğünü onaylıyor onun gücü karşısında güçsüzlüğümüzü kabulleniyoruz. Belki daha da kötüsü köylüler gibi hiçbir şey yapmamanın mazereti olarak canavarı gösteriyoruz.
Gezginin son sözünü yabana atmayın, karpuzlar birer canavar olabilir. Şimdi tarlanıza gidin ve karpuzlarınızı (canavarlarınızı) tek tek elden geçirin. Canavarları( karpuzları) bir kenara ayırın. Kılıcınızı kendiniz bileyin ,çitin üstünden atlayın. Hayatınızın tadını çıkarmak sizin elinizde karpuzun değil.
Birkaç gün sonra başka bir gezgin köye doğru yaklaşır ve tarlalardaki acıklı durumu görünce bu köyde olağanın dışında bir şeyler olduğunu anlar. Toplu halde oturan ve kaygıyla ne yapacaklarını düşünen köylülere yaklaşır ve onlara dertlerinin ne olduğunu sorar. Köylüler bu yabancının kendilerine bir kurtarıcı olarak geldiğini düşünür ve ona yalvarırlar: “Lütfen bizi kurtar, tarlamızda dev bir canavar var , biz onun korkusundan hiçbir şey yapamıyoruz, açlıktan kırılmak üzereyiz. O canavarı yok etmek için bize yardım et!”. Gezgin köylülerden kendisine bu canavarın yerini göstermelerini ister ve yine birkaç kişi korka korka canavarın yerini tarif ederler. Gezgin, çitler arkasındaki dev karpuzu görür ve köylülere döner. “ Evet canavarı gördüm, pek tehlikeli bir canavar, korkmakta haklısınız, onun işini ben bitirebilirim ama sizin yardımınıza ihtiyacım var.” Köylüler şaşkın ve hayran bir şekilde gezginin ağzına içine bakarlar; o nederse yapmaya hazırdırlar , çünkü kurtarıcı gelmiştir.
“ Önce şu kılıcımı alın , biriniz onu bir güzel bileylesin” der. İstek derhal yerine getirilir. Sonra iki güçlü kişiyi yanına alır ve onlardan arkasında canavarın bulunduğu çitin üst tarafını kaldırmalarını ama canavara yaklaşmamalarını ister. Gezgin kılıcı elinde alçaltılan çitin üstünden kolaylıkla atlar ve karpuza doğru ilerler. Karpuzun etrafında bir tur attıktan sonra kılıcını çıkartır ve ani bir darbeyle dev karpuzun gövdesine batırır. Köylüler sahneyi dikkatle izlemektedirler. Gezgin daha sonra birkaç kılıç darbesiyle karpuzu parçalar ve dev canavardan eser kalmaz ortada. Gezgini büyük bir hayranlıkla izleyen köylüler kendisini omuzlara alıp köyün içine dönerler. Ona her türlü ikramda bulunurlar ve kendisini büyük bir konukseverlikle ağırlarlar. Gezgin bu köyde bir süre daha kalır ve köylülerin güvenini kazanır , onlara tarla ve bahçe işlerinde yardım eder. Verimli topraklardan yararlanan köylülerin hayatı olumlu yönde değişiklikler gösterir. Günler geçer gezginin ayrılma zamanı gelir. Onu çok seven köylüler onu hediyelerle yolcu etmeye gelirler.Köyün sınırına kadar gelen son kişi ayrılırken ona tekrar teşekkür eder: “Sağ olasın bizi büyük bir şeyden kurtardın biz karpuzu canavar zannedermişiz meğer, senin sayende gözlerimiz açıldı “
Gezgin, adamın kulağına eğilir ve şöyle der: “ Siz yine de dikkat edin ,her şeye rağmen karpuzlar bir canavar olabilir”
Hayatımızda hangi karpuzları canavarlaştırıyoruz hiç düşündünüz mü?
Olaylar veya kişileri , dış dünyamızda gelişenleri bir canavar olarak görmek veya onların gerçekten ne olduğunu anlamak tümüyle bizim elimizde.Canavar olarak adlandırdıktan sonra ne yazık ki bu tanımlama bize hakim oluyor ve hayatımızın akışına hükmediyor. Mutsuzluğumuzun kaynağını bu canavara bağlıyoruz. Her olumsuzluğun nedeni bu canavardır deyip kurtulduğumuzu zannediyoruz. Aslında bir şeyden kurtulmadığımızın farkında olmadan kendimizi canavarın esiri olarak hapsediyoruz ve onun büyüklüğünü onaylıyor onun gücü karşısında güçsüzlüğümüzü kabulleniyoruz. Belki daha da kötüsü köylüler gibi hiçbir şey yapmamanın mazereti olarak canavarı gösteriyoruz.
Gezginin son sözünü yabana atmayın, karpuzlar birer canavar olabilir. Şimdi tarlanıza gidin ve karpuzlarınızı (canavarlarınızı) tek tek elden geçirin. Canavarları( karpuzları) bir kenara ayırın. Kılıcınızı kendiniz bileyin ,çitin üstünden atlayın. Hayatınızın tadını çıkarmak sizin elinizde karpuzun değil.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
